İki Kapı Arasında Kalan Çocuklar
İbrahim Kayaoğlu
Bir ev düşünün…
Sabah kapı açılıyor. Çocuk çıkıyor.
Anne derin bir nefes alıyor: “Oh, gitti.”
Bir okul düşünün…
Aynı çocuk içeri giriyor.
Öğretmen içinden geçiriyor: “Akşam olsa da gitse.”
Ve o çocuk…
Gün boyu iki kapı arasında dolaşıyor.
Birinde yük, diğerinde kalabalık.
Ne evde tam isteniyor, ne okulda gerçekten görülüyor.
Asıl mesele tam burada başlıyor.
Bu çocuk aç değil.
Bu çocuk çıplak değil.
Bu çocuk bilgisiz de değil.
Ama bu çocuk sahipsiz.
Sahipsizlik, sanıldığı gibi bir anda yıkmaz insanı.
Önce sessizleştirir.
Çocuk daha az konuşur, daha az sorar, daha az görünür olur.
Sonra içinden bir cümle geçer, fark edilmeden yerleşir:
“Ben olmasam da olur.”
İşte en tehlikeli eşik budur.
Bu cümle kalbe düştüğünde artık mesele disiplin değil, not değil, başarı hiç değildir.
Mesele, bir çocuğun kendi varlığını gereksiz görmeye başlamasıdır.
Aile büyük bir yanılgının içinde.
“Okulda, güvende.” diyor.
Oysa güvenlik sadece bedenle ilgili değildir.
Bir çocuğun zihni boşta kaldı mı, o boşluk asla boş kalmaz.
Birileri gelir doldurur.
Bazen bir ekran…
Bazen sahte kimlikler…
Bazen zehirli alışkanlıklar…
Bazen de karanlık fikirler…
Ve sonra aynı aile sorar:
“Biz nerede hata yaptık?”
Cevap basit ama ağırdır:
Çok erken rahatladınız.
Okul cephesinde manzara farklı değil.
Okul artık çocuk için bir keşif yeri değil.
Bir güven alanı değil.
Bir “beni anlayan var” duygusu hiç değil.
Okul;
Nottur.
Sınavdır.
Yoklamadır.
O kadar.
Öğretmen yorgundur, evet.
Sistemin yükü ağırdır, doğru.
Ama çocuk bunu bilmez.
Çocuk sadece şunu hisseder:
“Bu adam da beni istemiyor.”
Bir çocuk iki yerden de aynı duyguyu alırsa, üçüncü bir kapı arar.
O kapı çoğu zaman:
Sokaktır…
Ekrandır…
Yanlış arkadaşlıktır…
Kolay paradır…
Ve o kapı hiçbir zaman masum değildir.
Bugün sıkça duyduğumuz bir cümle var:
“Bizim zamanımızda böyle değildi.”
Doğru… Değildi.
Çünkü o zaman çocuk bir yük değil, bir değerdi.
Birinin gözünde yer bulurdu.
Birinin kalbinde karşılığı vardı.
Bugün çocuklar yönetiliyor ama hissedilmiyor.
Programlanıyor ama dinlenmiyor.
Oysa bir gerçek var:
Yönetilen çocuk bağ kurmaz.
Bağ kurmayan çocuk sahiplenmez.
Sahiplenmeyen çocuk ise kolayca kaybedilir.
Bugün karşımıza çıkan iki tablo var:
Kabalaşan çocuklar…
Kuralla alay eden, öfkeyle konuşan, sınır tanımayanlar…
Ve kaybolan çocuklar…
Sessizleşen, umursamayan, “bana ne” diyenler…
Aslında ikisi de aynı yerden geliyor:
Görülmemekten.
Bu çocuklar bozulmadı.
Bu çocuklar boş bırakıldı.
Ve unutmayalım:
Boş bırakılan hiçbir alan uzun süre boş kalmaz.
Mutlaka biri gelir ve doldurur.
Bugün yapılması gereken şey büyük projeler değil.
Küçük ama gerçek dokunuşlar.
Bir çocuğa gerçekten bakmak…
Onu dinlemek…
Onun varlığını hissettirmek…
Evde:
“İyi ki geldin” demek.
Okulda:
“Seni görüyorum” diyebilmek.
Çünkü bir çocuk için en büyük güvenlik duygusu şudur:
Birinin onu gerçekten istediğini bilmek.
İki kapı arasında kalmış çocukları kurtaracak olan şey, yeni kapılar değil…
O kapıların ardındaki kalplerin yeniden açılmasıdır.